Read the book: «Türkiye’yi Sarsacak 10 Gün»
Sebebi varlığım Anne ve Babama ithaf olunur…
ÖNSÖZ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…
“Türkiye’yi Sarsacak 10 Gün” kitabı uzun zamandır düşündüğümüz ama gerçekleşmesi ancak bugün mümkün olan bir proje.
Tanzimat’tan bu yana kıblemiz olan Batı, inşa ettiği düşünce dünyasıyla bu tür projeksiyonlara çok açık bir zemin oluşturmuştur.
Anglosakson kültürü postmodern bir söyleme dönüştüren kozmopolit Amerikan kültür ve zihin dünyası, her şeyin mümkünlüğünden yola çıkarak olabildiğince çok senaryo ve fikir üretmektedir.
Shakespeare’den Sherlock Holmes’a, James Bond’dan David Beckham’a kendine mütemadiyen kültürel ihraç ürünleri yaratan İngiliz-Yahudi medeniyeti, yeryüzünün her bir köşesini bilfiil işgal ederken aynı zamanda insanlığın zihin dünyasını felç edecek virüsü de yaymaya çalışmaktadır.
İngiltere’nin York şehrinden ABD’nin New York şehrine nasıl bir yol inşa edilmişse bugün bütün insanlık -başta Avrupa halkları olmak üzere- ABD, İngiliz ve Yahudi medeniyetinin tasallutu altındadır.
Kıta Avrupa’sı halkları, Doğu medeniyeti halkları, kadim Mezopotamya halkları bu postmodern sömürge zihniyetinin tesiri altında can çekişmektedir.
İslam medeniyetinin düştüğü bu durum, Batı medeniyetinin de sarsılmasına yol açmaktadır.
Sömürgeleştirilerek yaşanmaz hâle getirilen İslam havzası ve Doğu dünyası, Batı’nın korunaklı dünyasını şu anda en çok tehdit eden yapıya bürünmüştür.
Batı dünyasının kendince aldığı geçici tedbirler, steril dünyalarını ters yüz edecek gelişmelere gebedir.
Her gün televizyonlarda seyredip, gazetelerde okuyarak kanıksadığımız Akdeniz’de yaşanan göçmen ölümleri, Batı dünyasının steril alanlarının kuşatma altında olduğunu ortaya koymaktadır.
İslam medeniyetinin ve Türkiye’nin dirilişi, Batı medeniyetinin de yeniden nefes almasını sağlayacak en büyük kurtuluş olacaktır.
Yemen’den Myanmar’a, Doğu Türkistan’dan Libya’ya, Somali’den Bosna’ya, Filistin’den Çeçenistan’a kadar şu anda Batı’nın biz Müslümanlara reva gördüğü kaos düzenini kanıksamış olsak da Şii veya Sünni diye birbirimizin boğazına sarılıyor olsak da Allah Müslümanlara rağmen İslam’a yardım edecektir, etmektedir.
Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı, yaşamakta olduğu dönüşüm, ufuk açıcı, iç açıcı gelişmeleri de beraberinde getirmektedir.
1839 yılından bu yana kâbus gören Türk insanı, bugün yeniden diriliş rüyası görmektedir.
Dünyanın her bir yanındaki Müslümanları yakından ilgilendiren Türkiye’deki gelişmeler, ABD, İngiltere ve İsrail tarafından kaygıyla izlenmektedir.
Türkiye’nin yaşamakta olduğu sancılı süreç, AK Parti’yle veya AK Parti’siz de yaşanacak olan bir süreçti.
Türk insanına giydirilmiş deli gömleği daha fazla taşınamazdı, taşınamadı.
Batı medeniyeti kendi istikametini bulmuş bir Türkiye’yle yaşamak istemez, istememektedir.
Bu nedenle herkesin kendi yoluna gitme vakti yakındır.
Herkesin kendi yoluna gitme zamanı gelmiştir.
Türk ordusunun, Türk devletinin, Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Farisilerin, Peştuların, Belucilerin, Çerkezlerin, Pomakların, Arnavutların, Boşnakların velhasıl bütün Müslümanların çıkış yolu daha iyi Müslüman olmak ve adalet peşinde koşmaktır.
İyi Müslüman adil Müslüman’dır.
“Türkiye’yi Sarsacak 10 Gün” kitabı on senaryoyu konu almaktadır.
Bu senaryoların geçmiş anlatımları gerçek, gelecekte olacaklar ise salt bir öngörüdür.
Kitabın kimseyi incitmek gibi bir maksadı yoktur.
Elbette incinenler de olacaktır.
Buna da yapacak bir şey olamaz.
Kitabın can alıcı iki sarsıcı olayı, iki önemli ismin, Fethullah Gülen’le Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ölümleri üzerinden bir muhayyile inşa etmektedir.
“Her nefis ölümü tadacaktır.” kutlu buyruğu erteleyemeyeceğimiz, öne alamayacağımız kaçınılmaz sonu, ölümü muştulamaktadır bize.
Bu kitabın yayımlanmasında emeği geçen pek çok insan oldu.
Bunlar arasında bana ilham kaynağı olan Dursun Erkılıç, Hasan Yılmaz, İsmail Hakkı Pekin, Mehmet Metiner, Lütfü Şehsuvaroğlu, Zekeriya Akman gibi dostlarımı sayabilirim.
“Türkiye’yi Sarsacak 10 Gün” kitabının her bir bölümünü on ayrı ismin yazmasını planlarken üslup ve dil farklılıkları nedeniyle bu mümkün olamadı.
İş bana kaldı.
Kitabın örnek baskısını okuyarak kıymetli tenkitleri ile katkıda bulunan Meltem Banko, Ali Burak Topaloğlu, Ramazan Kurt, Cemal Toptancı, Hasan Köroğlu, Muhammed Toprak, Mehmet Fatih Topaloğlu ve Yakup Göksu’ya şükran borçluyum.
Tacettin Ural ve Ayşe Büşra Erkeç’e de katkıları için minnettarım.
Nisan 2015 AnkaraYasin Topaloğlu
RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN ÖLDÜĞÜ GÜN
Çok uzun zaman olmuştu Ramallah’ta doğduğu ve büyüdükleri Kober köyünü terk edeli.
Şimdi Gazze’de, sahile yakın bir evde ayakta durmaya çalışıyorlardı.
Çoğu zaman aç karnına uyuyorlardı.
Kendi neyse de kardeşlerinin durumuna çok üzülüyordu.
Var gücüyle kardeşlerini hem okutmaya hem de onlara bir meslek edindirmeye çalışmıştı. Bunun için Muhammed’i soba da üreten bir tenekeci ustasına çırak olarak vermişti.
Muhammed çok sakin mizaçlı, okumaya istekli biriydi.
Hem okula devam ediyor hem de fırsat buldukça dükkâna gidip harçlığını çıkarmaya çalışıyordu. Ablasının yükünü azaltmak için problem çıkarmamak en büyük isteğiydi.
Diğer kardeşi Süleyman ne okumaya heves etmişti ne de çalışmaya.
Varsa yoksa atış talimlerine gidiyor, hem ablasını hem de iki yaş büyüğü Muhammed’i eleştirerek “Niye okuyorsunuz ki? Okuyup da Gazze’ye belediye başkanı mı olacaksınız? Sanki tağutun askerleri üç gün sonra Gazze’yi bir daha yerle bir etmeyecek mi?” diyordu.
Ablası ve Muhammed, ona hak vermekle birlikte yine de okumaya ve çalışmaya ikna edemiyorlardı Süleyman’ı.
Gazze’ye yerleşmezden önce, İsrail tankları evlerini yerle bir edinceye kadar ne güzel bir hayatları vardı.
Yedi kardeştiler ve yoksulluklarına rağmen evlerinden neşe, yüzlerinden gülücük eksik olmuyordu.
Şimdi oturdukları akşam sofrasında, eskiden zeytin ekmek yeseler bile harala gürele yerlerdi.
Çok uzun zaman derme çatma o evde yaşamışlardı.
TİKA’nın, Gazze’yi yeniden inşa etme faaliyetleri çerçevesinde bahçeli bir evleri olmuştu.
Ablası birden televizyona dikkat kesildi.
Dehşete düşmüştü.
Süleyman da televizyonu pürdikkat izlemeye başladı.
Kalktı ve televizyonu kurcaladı.
İnanamıyordu!
Bir gün o da büyük adam olacaktı; onun gibi bir adam…
Televizyonda diğer kanallara baktılar hüzünlenerek.
Haber doğruydu.
Ablası hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Muhammed de sessiz sessiz ağlıyordu.
Kendilerini bir anda dehşetin içinde bulmuşlardı.
Süleyman dışarı çıktı.
Ablasının feryatları oraya kadar geliyordu.
Sahile doğru yürümek istedi.
O anda çok büyük bir patlama sesi duydu.
Kıyamet kopar gibiydi.
Birden İsrail’in tüm Filistin bölgesini havadan ve karadan var gücüyle bombaladığı günler geldi aklına.
Sonra gökyüzü aydınlandı.
Rengârenk oldu.
Tel Aviv’de havai fişek patlatıyorlardı.
Demek haber duyulmuştu.
***
Şimon Peres’in canı sıkkındı.
ABD başkanlarının İsrail’i eleştirmelerinden bıkmıştı.
Telefonda ABD dışişleri bakanına ağzına geleni söylüyordu.
Başkan haddini aşıyordu.
Bakana “Biz başkanları getirdiğimiz gibi götürmesini de biliriz!” dedi eski günleri hayal ederek.
Tam o anda koşuşturma sesleri odanın içini doldurmaya başladı.
Neler oluyordu?
Hemen yan kapıdan sığınağa sıvışmayı düşündü.
Cümlesini tamamlamadan telefonu kapatmıştı ki odasının kapısı açıldı.
İçeriye özel kalem müdürü destursuz girdi.
Tıknaz biriydi, zorlukla nefes alıyordu. Elinde bir kâğıt tutuyordu.
“Müjde! Müjde!” dedi.
Adam hem heyecandan hem sevinçten neredeyse boğulacak gibiydi.
Kâğıda baktı… Gözlüğünü düzeltti… İnanılmazdı!
Özel kalem müdürünün sevincine hak verdi.
Kendisi de eğer yalnız olsaydı takla atabilirdi odanın içinde.
Gözleri parıldamaya başladı.
İsrail yeniden o görkemli, o haşmetli günlerine dönebilir miydi acaba? Dünyayı parmaklarında oynatabilirler miydi?
Davos’u hatırladı.
Dünyanın gözü önünde “Siz çocukları öldürmesini iyi bilirsiniz!” diye kükreyen adam geldi gözlerinin önüne.
İyi ama o çocuklar yarının teröristi olacaklardı.
Soba borusundan roket atar yapıp İsrailli çocukları öldüreceklerdi.
Yoksa onlar çocuk öldürmezlerdi.
Onlar Filistinli çocukları öldürüyorlardı.
Bir nevi önleyici savaştı o zaman yaptıkları.
“Deccal” ölmüştü.
Devletleri ellerinden neredeyse alınmıştı, Tel Aviv merkezli kanton bir devlet olmuşlardı.
Orduları terhis edilmiş, güvenlik güçlerinin mantar tabanca kullanması dahi yasaklanmıştı.
Birden gözü ekrana takıldı.
Kumandayı aldı, Türk kanallarını aramaya başladı.
***
Gaziantep’te “Deccal”in daha önce ziyaret ettiği bir gecekondu bölgesinden yayın yapan mahallî bir kanala takıldı.
Elif nine, başörtüsünün ucuyla gözyaşlarını sildi.
Daha dün gibiydi.
Gaziantep Valisi Süleyman Kamçı ile birlikte mezbeleden farksız evine gelmişti.
Hiç yüksünmeden kendilerinin oturduğu yere oturmuştu.
Bir akşam uyurken iki çocuğunun da cardınlar1 tarafından yenen burunlarını anlattı.
Yokluktan, değil evin eksiğini gediğini kapatmak, çoğu zaman kuru ekmeğe bile para yetiştiremiyordu.
Cardınların bıraktığı kötü hatıra yüzünden artık okuldaki diğer çocukların yüzüne bakmaz olduğu oğluna bir mektup yazdırmıştı ona yollamak için.
Mektubun ardından bir süre zaman geçmişti ki Perilikaya Mahallesi Muhtarı Ahmet Dalyan evin kapısına dayandı.
Muhtar kerhen oturmuştu rengi atmış derme çatma koltuğa.
O koltuğu da zaten çöpten almışlardı.
Muhtarın telefonu davul zurna sesi tonunda çalmaya başladı.
Telefonu açtı muhtar. “Derhâl efendim!” diye ayağa kalktı.
Telefonu Elif nineye verdi.
Kulaklarına inanamadı. Yarın Gaziantep’e gelecekti. Akşam yemeğine evine misafir olacaktı.
Daha dün gibi olup bitmişti her şey.
Elif nine, Olay TV’ye geçmişte yaşadıklarını anlatıp anlatıp gözyaşlarını siliyordu.
“Ne çok seveni varmış!” dedi Peres.
***
Kanal D’de Aydın Doğan’ın açıklamalarına dikkat kesildi.
Türkiye’de ne olup bittiğini anlamak için Türkçe bilen ve İstanbul’da uzun yıllar görev yapan MOSSAD ajanı danışmanını çağırdı.
Kumandayı uzattı.
Bugün onlar için şenlik günüydü.
Neredeyse 40 gün 40 gece düğün dernek yapılmasını ilan ettirecekti.
Türk medyasının beyaz limuzinli, siyah fraklı şövalyesi, Fransa’nın Paris’inin, Paris’in Şanzelize’sinin ‘köylüğü’nde doğmuş gibi davranan “Hürriyet” gazetesinin yayın yönetmeni Sedat Ergin, patronu Aydın Doğan’a haber verdiğinde Doğan, Boğaz’ı seyreden terasta viskisini yudumluyordu.
Evin kâhyası şarap almayı unutmuştu.
Sadece Petrus marka şarap içerdi.
Her ne kadar şişesi 10 bin dolar idiyse de bunu düşünecek değildi ya!
Ertuğrul’u mu çağırsaydı…
Onun arabasında her daim birkaç Petrus şarabı vardı.
Aydın Doğan hep merak etmişti; şarap faturalarını Ertuğrul mu ödüyor yoksa temsil giderleri arasında gazeteye mi kakalıyordu?
“Nihayet!” dedi. “Nihayet!”
Müjdeyi şansölyeye verse miydi?
“Nasıl olsa haber almıştır.” dedi.
Kâbus bitmişti.
Yeniden başlıyordu her şey.
Eski günleri, o güzel günleri hatırladı.
Tek eksiğinin erkek evlat olduğu o güzel günlerde her şey yolundaydı.
Mesut Yılmaz’ı ropdöşambırla karşıladığı, uğurladığı zamanları hatırladı.
“Ne günlerdi be!” diye hayıflandı.
Sirkeci’de yedek parça dükkânı olduğu günlerden nerelere gelmişti.
Bir gün az daha kirada oturduğu dükkânın sahibini gırtlaklayacaktı.
Birkaç ay kirasını geciktirince konuya komşuya iyice rezil olmuştu.
Sonra ne olmuşsa olmuş hem kirasını koçlar gibi ödemeye başlamıştı hem de işler bayağı bir düzelmişti.
Ford bayiliği o günlerde gelmişti.
Daha dün gibiydi.
Koçlar kestirmişti sürüyle.
Yine geçmişe daldı.
Ya o şarabını içerken 28 Şubat’ın kudretli ve müstakbel genelkurmay başkanı Çevik Bir’in esas duruşta talimatlarını almasına ne demeliydi?
“Ah ah!” dedi.
Yıllardır Hilton’un bir imar planını halledememişti.
Bir rafineri bile kuramamıştı.
Milyarlarca avro bankalarda repoda bekliyordu.
Şükür bir derdi, sıkıntısı yoktu.
Kredi kartlarına taksit yaptırıyor da değildi.
Ama güç başka bir şeydi.
“Milliyet” ve “Vatan”ı satmak zorunda kalmıştı.
Oysa o hep almaya alışkındı.
Dışbank’ı, İş Bankası’nın kredisiyle almıştı. Petrol Ofisini de İş Bankası’yla birlikte almışlardı. Derken hop gelmişti milyarlarca avrocuklar.
Hilton işi elinde patlamasaydı iyiydi.
Adam miting meydanlarında bas bas bağırmıştı Hilton arazisi ile ilgili.
Ya şu zıpçıktı Fatih Altaylı’ya ne demeliydi?
Yok efendim hiçbir yolsuzluğa göz yummazmış!
“Ulan senin…” dedi. Sevincinin ortasında bile aklına geldiğinde ifrit olmuştu Altaylı’ya.
Keşke şu Altaylı’yı, eşek Altaylar’dan gelinceye kadar bir pataklatsaydı.
Sanal âlemde ne diyorlardı: Yok insanın bilmem kaç kemiği varmış, o kadar kemiği dururken, gele gele gelip biri kalbini kırarmış.
Altaylı da hem kalbini kırmış hem de ne kadar süfli biri olduğunu ortaya koymuştu.
TV’de her seyrettiğinde kanı tepesine sıçrıyordu Altaylı’yı.
Almanya’da her yıl kanını değiştirdiği kliniğin doktorları, “Stresten uzak dur.” diyorlardı.
Söylemesi kolaydı tabii…
Ne de olsa “Deccal”le aynı ülkede yaşamıyorlardı bu doktorlar.
Hemen medya yöneticilerini çağırdı.
Adının, olabildiği kadar bütün gazete ve dergilerin künyelerine en büyük puntolarla yeniden yazılmasını emretti.
Bütün televizyon kanallarında en hızlı, ritmi en yüksek programlar yayımlanmasını söyledi.
Ertuğrul’a en iyi arka kapak güzeli fotoğrafını, ön sayfaya taşımasının iyi olacağını hatırlattı.
Ertuğrul Özkök, tam o anda en son aldığı Petrus şaraplarını yine gazeteye ödettiğini düşünüyordu. Maaşından ödeyecek olsaydı kredi kartına taksit yaptırmak zorunda kalırdı.
Amiral gemisinden indiğinden bu yana arayan soran kalmamıştı neredeyse.
Neredeydi o Manukyan’ın dükkânının telefonu gibi çalan telefonlarının olduğu günler…
Genelkurmayın basın müşaviri bile nazlanıyordu telefonuna çıkmak için.
Bakanlar açmıyordu telefonunu; oysa o bakanların telefonunu açmazdı geçmiş zamanlarda.
Ertuğrul Özkök, sevinçten Petrus şaraplardan birini çoktan midesine indirmişti.
Kafası hafif değil, bayağı dumanlanmıştı.
Aydın Doğan, Rahmi kardeşine verdi haberi.
Duymuş olabilirdi Rahmi.
Olsun, dedi. Hiç olmazsa geyik yaparız! diye düşündü.
***
Rahmi de sevinçliydi.
Ona da Türkiye’yi dar etmişti.
O da onursal başkanlığa terfi etmişti kendi holdinginde; bir de yetmiyormuş gibi tekneyle kendini denizlere atmıştı.
Yanılıp “Bir milyar doları var.” demişti bir canlı televizyon yayınında galeyana gelerek.
Zaten hiç hazzetmezdi televizyon yayınlarından.
Olacak olmalıydı ya.
Olmuştu.
Sonra bu beyanını kös kös yalanlamış ve ardından kâbus günleri başlamıştı.
Topu topu 15 yılda bir TÜPRAŞ’a konabilmişlerdi, bir de zar zor Yapı Kredi’yi almayı başarmışlardı.
Eğer Karamehmet her şeyi birbirine karıştırıp işlerini içinden çıkılmaz hâle getirmesiydi o da mümkün olmazdı ya…
İşler kesattı.
Devletin bütün ihalelerinden dışlanmışlardı.
‘Cillop’ gibi işler yeni yetme adamlara veriliyordu.
“Aldık!” diye sevindikleri işler bile iptal ediliyordu.
Otoyol ve köprü özelleştirmesinde yanlarına Murat Ülker’i almışlardı oysa.
Yoksa patron Murat Ülker’i de mi çizmişti?
Rahmi, Murat, Pensilvanya’nın parasını işlettiği için mi yedi çiziği? diye düşündü.
Turkcell işinde de Murat’a geçit vermemişti “Deccal”.
***
ABD Ankara Büyükelçiliği acil koduyla başkentlerine haberi bildirdiklerinde ABD başkanı uykusunun en güzel yerindeydi.
First lady, henüz Beyaz Saray’daki gecelere alışamamıştı.
Kocası da traktör gürültüsünü andıran bir gürültüyle horluyordu.
Bin kere söylemişti ameliyat olmasını.
O ise sızlanmıştı. Yok kan tutuyormuş, yok korkuyormuş…
Kulaklarına pamuk tıkamayı denemiş, olmamıştı, kocasının burnuna bant takmıştı o da olmamıştı.
Beyaz Saray’ın başkanlık sekreterleri hangi durumlarda başkanın uyandırılması gerektiğini çok iyi biliyorlardı.
Fethullah Gülen’in kırmızı bültenle aranıp INTERPOL üzerinden istenmesi ve Türkiye’nin bu konuda ısrarcı olması Türkiye ile ilişkileri germişti.
Fethullah Gülen gibi küresel bir şebekenin liderini nasıl kelepçeleyip teslim edebilirlerdi?
Yüzlerce ülkeye nasıl ellerini kollarını sallayarak girebilirlerdi Fethullah Gülen olmazsa?
Orta Asya’da ve Uzak Doğu’da Rusya’yla Çin’i nasıl kuşatabilirlerdi?
Geçmişte Fethullah Gülen, araları bozulduktan sonra defalarca Beyaz Saray’a haber gönderip “Uzun Adam” konusunda uyarmıştı kendilerini.
Beyaz Saray sekreteri, haberi kahvaltıda vermeye karar verdi.
Ankara büyükelçiliği acil koduyla göndermiş olabilirdi mesajı ama kendilerinin acelesi yoktu.
***
Fethullah Gülen’in yakın çalışma arkadaşlarından Osman Şimşek, Hocaefendi’nin yerine geçen adama bir türlü ısınamamıştı.
PKK’nın Hocaefendi’nin cenazesine yaptıklarından ötürü Türkiye’den tekrar ABD’ye dönmüş hatta Türk vatandaşlığından da çıkmıştı.
Hocefendi’nin yokluğuna alışamamıştı.
Hocaefendi’nin ölümünden sonra çok büyük bir kriz yaşanmıştı Hizmet Hareketi’nde.
Hele merkez üsleri Türkiye’de, darbeler, bel kemiklerini bile kırmıştı.
Bir avuç şakirt kalmıştı; onlar da yeraltına çekilip uyuyan hücrelere dönmüştü.
Hareketin başta “Zaman”, “Today’s Zaman”, “Meydan”, “Millet”, Samanyolu, STV Haber, Mehtap TV, Irmak TV, Gaziantep’ten Kürtçe yayın yapan Dünya TV, Cihan Haber Ajansı olmak üzere Türkiye’deki bütün medya organları, TMSF’ye devredilmişti.
Hizmet Hareketi’nin fonlarını yöneten Gaziantep’teki Nakıpoğlu, Kayseri’deki Boydak ailelerinin ve Hocaefendi’nin “tebessümüne tüm varlığını bağışlayacağını” söyleyen Akın İpek’in tüm mallarına MASAK raporları çerçevesinde kara para olduğu gerekçesiyle el konmuştu.
Rahmetli Hocaefendi ne gülmüştü Akın İpek’in o cümlesine.
“Köftehor!” demişti. “Benim paramı mı bana bağışlıyorsun!”
Kaynak Holding ve Bank Asya’nın içinde olduğu hareketin tüm okulları, şirketleri, vakıfları ve üniversiteleri de devletin kontrolüne geçmişti.
“Uzun Adam” Afrika, Orta Doğu, Uzak Doğu, Orta Asya, Asya’daki bütün devlet başkanlarını ve ülkeleri ziyaret ettiğinde sonuç alıcı hamleler yapmıştı.
Çoğu okulları kapanmış, ticaret imkânları azalmıştı.
Eskiden Pensilvanya’ya gelenlere/gelmek isteyenlere bazen aylar sonrasına randevu veriyorlardı.
Şimdi kapılarını ancak yerel güvenlik birimleri, CIA ve FBI’ın alt düzey elemanları ziyaret ediyordu. Onlar da üst perdeden “hiçbir işe yaramadıklarını” eskiden ima ederken son zamanlarda yüzlerine söylemeye başlamışlardı.
Türkiye’den aldıkları en son haberi büyük bir yaranmışlıkla vermişlerdi ama o da bir işe yaramamıştı.
Onlar haberi ABD’nin Ankara Büyükelçiliğinden önce alıp hem FBI’ya hem CIA’deki refiklerine bildirmişlerdi.
Hemen her ülkede onaramayacakları darbeler almışlardı.
Sözde dostları birer birer terk etmeye başlamıştı hareketi.
Devşirdikleri kalemşörler, başta Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne, Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç olmak üzere hepsi tekkeyi terk etmişlerdi.
Osman Şimşek “Nereye gömecekler acaba?” diye sordu kendi kendine.
Uzaktan kumandayı aldı.
Gayriihtiyari 1’i tuşladı. Samanyolu Haber 1 numarada kayıtlıydı.
Hocası dünyayı hep Samanyolu Haber’den izlerdi.
Ama o da artık “havuz medyası”na katılmıştı.
Silmemişti hâlâ.
Nostaljik olarak devam ettiriyordu.
***
Emine Erdoğan, Çamlıca Camisi’nin haziresine gömüleceğini söylemişti eşinin.
Recep Tayyip Erdoğan bir insan ömrüne sığdırılamayacak kadar çok iş başarmıştı.
İstanbul Büyükşehir belediye başkanı seçilmişti ilk olarak.
Üç hükûmet kurmuş, başbakanlığını yapmıştı.
Halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı olmuştu.
Türkiye başkanlık rejimine geçmiş ve iki defa başkan seçilmişti.
Bir tek muhtar olamamıştı!
Başkanlığının ikinci döneminde de TBMM, dört partinin yasa teklifi ile Meclisin manevi şahsiyetine mündemiç, ilga edilmiş hilafeti ihya ederek kendisini Cumhuriyet Dönemi’nin ilk halifesi ilan etmişti.
Tel Aviv’den Londra’ya, Berlin’den Paris’e, Riyad’dan Tahran’a, Yeni Delhi’den Pekin’e, Moskova’dan Washington’a dünya ayağa kalkmıştı.
Fener Rum patriğinden Vatikan’a, Anglikan Kilisesi’nden Mormonlara kadar TBMM’nin hilafeti ihya etmesi protesto edilmişti.
Ama 100 milyon nüfuslu Türkiye’nin ve yeryüzündeki tüm Müslümanların tek bir yürek olarak hilafeti sahiplenmesi karşısında çok da çığırtkanlık yapamamışlardı.
Özellikle Hint Müslümanları -Keşmir başta olmak üzere- destek yürüyüşleri yapmıştı.
Arakan, Keşmir, Doğu Türkistan, Aşkabat, Duşanbe, Taşkent, Bişkek, Şam, Halep, Musul, Kerkük, Necef, Tahran, Bakü, Kahire, İskenderiye, Trablusgarp, Marakeş, Somali, Bosna, Kosova, Berlin, Kudüs, Kuzey Londra, Kuzey Kıbrıs, Nahçıvan ve Köln’de kalabalık yürüyüşler tertip edilmiş, dünya Müslümanlarının hilafete destekleri Türkiye’ye moral olmuştu.
Recep Tayyip Erdoğan halife olarak Yemen, Irak, Suriye, Libya, Mısır, Sudan, Nijerya, Somali ziyaretleriyle buralardaki iç savaşlara son vermiş ve bu ülkeler İslam Milletleri Topluluğuna katılarak yeni bir dünyaya adım atmışlardı.
İslam dinarı tedavüle sokulmuş, dünyanın beşten büyük olduğu ortaya çıkmış, Malezya, Mısır, İran ve Türkiye BM Güvenlik Konseyine girmişti.
İslam ülkeleri arasında gümrük birliğine geçilmiş, Nahçıvan Paktı kurularak savunma alanında yeni bir dünyanın temeli atılmıştı.
Şii-Sünni çatışmaları İran’la girişilen müşterek çabalar sayesinde sona ermiş, Vahhabilik, Suudi Arabistan’ın resmî ideolojisi olmaktan çıkmıştı.
Türk ordusu 120 yıl sonra Kudüs’e girmiş ve üç dinin mukaddes şehrini yeniden huzurun ve esenliğin başkenti yapmış, Mescid-i Aksa’daki İsrail postalları sökülüp atılmıştı.
Mekke ve Medine yeniden eski sadeliğine kavuşmuş, Kâbe’nin etrafına hoyratça yapılan binalar sessiz sedasız yıkılarak Mekke’ye yakışan sükûnet sağlanmıştı.
Dünyanın en ücra köşesinde yaşayan bir Müslüman’ın gözyaşından ve kanından halife kendini sorumlu ilan etmişti.
ABD, Avrupa ve Rusya’da İslam düşmanlığı sona ermiş, bu durum Hristiyanlar için de bir ferahlık getirmişti.
Kudüs’ün yeniden üç dinin huzur şehrine dönüşmesinden sonra, İsrail ordusu silahlardan arındırılmış, başkenti Tel Aviv olan bir Yahudi kantonu kurulmuştu.
Mervan Barguti, İsrail zindanlarından çıkmış, Filistin devletinin ilk devlet başkanı seçilmişti.
Halid Meşal başbakan, İsmail Haniye dışişleri bakanı olmuştu.
Fergana Vadisi’nden Fizan’a, İsfahan’dan Keşmir’e, Halep’ten Kosova’ya, Bosna’dan Hakkâri’ye tüm İslam havzasında büyük bir kalkınma seferberliği baş göstermişti.
Müzikten mimariye, edebiyattan şehirleşmeye İslam medeniyeti yeniden dünyaya hayat vermeye başlamıştı.
Yoksulluk ve faizle mücadele başlatılmış, Kahire başta olmak üzere mezar evlerde, gecekondularda, çarpık konutlarda yaşayanlar insan hak ve onuruna yaraşır yerleşim birimlerine taşınmıştı.
***
Recep Tayyip Erdoğan sabah namazını kıldıktan sonra iki sayfa Kur’an okumuş, ardından günlük programına göz atmıştı.
Rusya devlet başkanını saat 11.00’de kabul edecekti.
Rus devlet başkanı, ABD başkanının ricasını iletecekti.
Başkan, Türkiye’nin IMF’den ayrılma isteğini yeniden gözden geçirmesi için aracılık yapıyordu.
Oysa kendisi bırak IMF’de kalmayı, eski dünyanın sömürge aygıtı bu kurumun lağvedilmesinden yanaydı.
Sert bir lodos dalgasının sesiyle pencereden Boğaz’a baktı.
Hilafet ilan edildikten sonra Dolmabahçe Sarayı’nı hem konaklamak hem de devletin işleri için kullanmaya başlamıştı.
Emine Hanım yan dairede kalan torunlarına bakmaya gitmiş olmalıydı.
Güneş doğmuştu.
Pencereye yürüdü.
Bahar göz kırpmaya başlamıştı.
Ne çok bahar görmüştü.
Saatine baktı.
Güneşin doğmasının üzerinden yaklaşık bir saat geçmişti.
İki rekât kuşluk namazı kılmak istedi.
Seccadesine yöneldi. Tekbir aldı. İlk rekâtta Yasin Suresi’ni okumaya başladı.
Uzun uzun okudu. Gözleri yaşardı.
Rükûya eğildi, secdeye vardı.
Ve secdeden kalkamadı.
Emine Hanım ilk gördüğünde namaz kıldığını düşündü.
Hafif yan tarafa doğru düştüğünü görünce kalp krizi geçirdiğini zannetti.
Yanına yaklaştı.
Recep Tayyip Erdoğan kuşluk namazı kılarken secdede vefat etmişti.
Emine Hanım, yarım asırdan fazla yol arkadaşlığı yaptığı eşinin ölümüne içli içli ağlamaya başladı.
Zor zamanlardan geçerek, zor zamanlarda konuşmuşlar, çile çekmişler, birbirlerine göz kulak olup kol kanat germişlerdi.
Ayrılık günü gelmişti demek.
Sakin bir şekilde kocasını seccadeye yatırdı.
İslam milletinin 21. yüzyıldaki ilk halifesi Rabb’ine yürümüştü.
Görevlilere haber verdi.
Başkan Yardımcısı Ahmet Davutoğlu’nun haberdar edilmesini söyledi.
Acı haber kısa zamanda yayılmıştı.
Cenaze namazı Çamlıca Camisi’nde kılınacaktı öğle vakti, vasiyeti gereği.
Devlet töreninde bando, mızıka, boru trampet yoktu artık, o yüzden devlet töreni de yapılacaktı.
Ahmet Davutoğlu saraya yeni intikal etmişti.
Cenaze için bir gün beklenmesi gerektiğini anlattı.
Yurt dışından geleceklere zaman tanınması gerektiğini belirtti.
Başta THY olmak üzere İstanbul’a seferi olan tüm hava yolu şirketlerinin bütün uçakları dolmuş, ek seferler konmuştu.
İnsanlar bulabildikleri her vasıtayla akın akın İstanbul’a geliyorlardı.
TCDD’nin yapıp işlettiği Musul-Kerkük, Kudüs-Şam-Halep, Tahran-Tebriz hızlı trenlerinde yer yoktu.
TCDD ek seferler koymuştu.
Bosna, Mostar, Priştine, Arnavutluk, Batı Trakya, Bulgaristan, Makedonya’dan otobüslerle insanlar İstanbul’a akın ediyorlardı.
İstanbul valisi geçici olarak olağanüstü hâl ilan etti.
Üçüncü havaalanının park yerleri çoktan dolmaya başlamıştı.
Diğer iki havaalanında da benzer bir durum yaşanıyordu.
Boğaz’daki üç köprü, Marmaray ve tüp geçitlerde otobüs, özel araç ve demir yolları harıl harıl Anadolu yakasına insan taşıyordu.
İDO’nun koyup işlettiği Tel Aviv, Hayfa, Lazkiye, Antakya, İskenderun, Mersin, Antalya, İzmir, Söke, Çeşme, Ayvalık, Ecebat’tan, Odesa, Köstence, Varna’dan, Soçi, Batum, Trabzon ve Samsun’dan kalkan deniz otobüsleri bir süre önce Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılan Kanal İstanbul’dan İstanbul’a giriyorlardı.
Genelkurmay başkanı tören elbisesini giymişti.
Seçilmiş ilk cumhurbaşkanı, Türkiye Devleti’nin ilk başkanı, TBMM’nin halife ilan ettiği Recep Tayyip Erdoğan’ın cenaze namazını o kıldıracaktı.
İstanbul, İstanbul olalı böyle bir gün yaşamamıştı.
İslam ülkelerinin bütün devlet başkanları, Avrupa devletlerinin liderleri, bilinen bilinmeyen bütün ülkelerin temsilcileri cenaze namazına gelmişti.
Recep Tayyip Erdoğan yeni yüzyıla kalıcı tesirler bırakarak ölmüştü.
HAYDAR DEDE’NİN DİYANET İŞLERİ BAŞKANI OLDUĞU GÜN
Ali Haydar Demir, Munzur Çayı’nın kenarında oturmuş, içinde yaşadığı ikilemi nasıl çözümleyeceğini düşünüyordu.
Babası bir Alevi dedesiydi.
Ölümünden sonra kendi yerine geçmesini arzu ediyordu.
Ali Haydar Tunceli’de hayatını sürdürmek istemiyordu.
Elbet Tunceli’yi, yani doğup büyüdüğü Dersim topraklarını çok seviyordu.
Lakin onun Dersim’i aşan hayalleri vardı.
Dersim’de olmak, Munzur Çayı’nın kenarında kendisiyle hemhâl olmak ona en iyi gelen şeylerdendi.
O, Dersim’in dışındaki dünyayı merak ediyordu.
Hayallerinin peşinden gitmek, yapmak istediklerini gerçekleştirmek için Tunceli’nden ayrılmak istiyordu.
Babasını, ailesini arkadaşlarını çok seviyordu.
Mahrumiyet bölgesi de olsa, büyükşehirlerin sürgün yeri de olsa Dersim onun yüreğiydi.
Dersim başkaydı.
Dersim bambaşkaydı.
Munzur’da bile su başka akardı.
Dersim’den çıkmak, yüreğini geride bırakmak ağır geliyordu.
Babası ve ailesi, Tunceli’den ayrılmaması için kendilerini paralıyorlardı.
Ama o düşlerini gerçekleştirmek için, bu acıyı, bu ayrılığı, bu hüznü göze almalıydı.
Başka analar ağlamasın, başka hüzünler yaşanmasın diye kendisi ağlamalı, kendisi hüzünlenmeliydi.
Kararını vermişti artık.
Üniversite imtihanlarında babasının ve tüm çevresinin mukavemetine rağmen Ankara Üniversitesinin İlahiyat bölümünü yazmıştı.
Babası “El ne der oğul, erenler ne der! Sen Alevi dedesi çocuğusun, ilahiyatta okumak yakışık almaz!” demişti.
Ali Haydar “Kerbela için, Seyit Rıza için, Hacı Bektaş için okuyacağım!” demişti.
Akşam alacası yavaş yavaş hem Munzur’a hem de yüreğine çökmeye başlamıştı.
Böylesi puslu havaları hiç sevmezdi.
Apansız hüzünlenirdi.
Apansız yüreğine kara bulutlar çöreklenirdi.
Ay şavkını Munzur’a nakşediyordu.
Munzur kıvrım kıvrım akarak türkülerini sessizce mırıldanıyordu.
Babası anlatırdı; Munzur çok kanı yıkamıştı bağrında.
Bir taraftan uçaklardan atılan bombalarla, öte yandan “Kemal’in askerleri”nce çok kan dökülmüştü Dersim’de.
Her ev ya bir kayıp ya da bir mahpus vermişti o günlerde.
Seyit Rıza, Elazığ’da, Buğday pazarında “Evladı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir!” diyerek kendi tekmelemişti idam sehpasında kürsüsünü.
Kerbela’da Hüseyin’e yapılanları hatırladı.
Saltanatperest Muaviye seçilmiş halife Ali’ye biat etmemişti.
Hz. Osman’ın kanından Ali’yi mesul tutmuştu.
Hâlbuki Hz. Ali çocukları ve yakınlarıyla birlikte Hz. Osman’ı şakilerden, bağilerden koruyordu Medine’de.
Kendisi Şam’dan bir askerî müfreze göndererek Medine’ye bir konaklık mesafede mevzilenmelerini ve kendisinden haber almadan müdahalede bulunmamalarını emretmişti.
İsteseydi Medine’de sükûneti sağlayabilir, Hz. Osman’ın katline engel olabilirdi.
Ama o kaostan yanaydı.
Hz. Ali’nin hilafetini hiç sindiremedi.
Kendisini Şam valiliği görevinden almasına içerledi.
Sıffin’de Hz. Ali’yle cenge tutuştu.
Yenildiği esnada Amr bin As’ın Kur’an hilesiyle kurtuldu.
Haricilerin Hz. Ali’yi öldürmesi saltanatının yolunu açtı.
Hz. Hasan’ı zehirletti.
Ölmeden vasiyetinde “Büyükten ve küçükten, iyiden ve kötüden biatımızı yenileyesin. Ve buyruğuma itaat ettiresin. İtaat etmeyenleri hapis ve darp ile biat ettiresin. Ve sakın bunu geciktirmeyesin.” diye kötüler kötüsü oğlu Yezid’e salık vermişti.
Yezid kıyımların en büyüğünü, en hunharcasını, en alçakçasını Kerbela’da işlemiş, Hüseyin’i cennete uğurlamış, kendisi için de cehennemin kapılarını ardına kadar açmıştı.
Kalemler kurumuş, kâğıtlar künfeyekün olmuştu Kerbela’da.
Fırat, dili lal olmuş gibi bakıyordu Hüseyin’e ve evlad-ı resule kılıç sallayanlara.
Kaç kere hamle etmek istemişti Fırat, Hüseyin’in düşmanlarını önüne katıp götürmek, içine alıp boğmak için.
Nasıl da serinletmek istemişti Hüseyin’in kuruyan dudaklarını.
Katil ve cani Şimr, aziz Hüseyin’in aziz başını, aziz gövdesinden ayırdığında Kerbela toprakları bu katliama şahitliklerinden utandılar.
Fırat kükredi, kükredi ve önüne kattığı her şeyi sürükleyip yok etti.
Gökyüzü ağladı.
Rüzgâr uludu.
Toz dumana katıldı.
Hüseyin, kanıyla suladığı toprakları ilelebet bir utanca sokarken doğmamış Müslümanları bile mateme gark etti.
Hüseyin babasına, dedesine, cennete gitmişti.
Kerbela toprakları o tarihten bu tarihe, yağmurla, suyla doymaz olmuştu.
Kan tenine düşmedikçe, kargaşa hüküm sürmedikçe Hüseyin’e ağlayamıyordu.
Kerbela toprakları kıyamet için Rablerine ne çok yalvarmışlardı.
Ali Haydar, ilahiyat fakültesine gidecekti.
Bu topraklarda daha fazla mezhep kavgası olsun istemiyordu.
Okulu bitirip müftü olacaktı.
Munzur’a veda etti, Fırat’a selam söylemesini istedi; ayın, yıldızların, gezegenlerin, kâinatın sahibine sığınarak yola revan oldu.
***
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez bir yolunu bulup yeniden, ikinci defa Diyanet İşleri başkanı olmaya muvaffak olmuştu.
Ne badireler atlatmıştı.
Diyanet İşleri Başkanlığında ilk önce yardımcı olarak görev almıştı.
Yeni çıkan bir teşkilat yasasıyla güç bela başkan olabilmişti.
Bütün ilahiyatçılar karşı koymuşlar ama Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Raşit Küçük’ü dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a gönderip başkanlık koltuğuna oturmuştu.
Raşit Küçük’ü tasfiye etmesi de zor olmamıştı zaten.
Hoca nahif, zarif, çelebi, kanaatkâr biriydi.
Yaş haddinden Din İşleri Yüksek Kurulu başkanlığından emekli olunca rahat bir nefes almıştı.
Sorumlu ilk bakanı Faruk Çelik’ten tez zamanda kurtulmuştu.
Sorgun’lu bir Kürt olan Bekir Bozdağ’ı “Kürt düşmanı” diye bloke etmiş, Emrullah İşler’i tasfiye etmesi çok sürmemişti.
Ama bu böyle olmazdı.
Bakanlarla, çoluk çocukla uğraşamazdı.
O kendine daha büyük bir dünya tasavvur ediyordu.
AK Parti’deki genel başkan değişikliğini fırsat bilip Ahmet Davutoğlu’na doğrudan bağlatmıştı Diyanet’i.
İşler yolundaydı.
Cumhurbaşkanı’nın tahsis ettiği son model makam arabasına kuruldu.
Arabanın derisini eliyle okşadı.
Çok klas bir deriden yapılmıştı.
Başkanlığa satın aldığı diğer araba da Paralelciler fitne sokmuştu.
1 trilyonluk araba diye propagandasını yapmışlardı.
Ama kendilerinin hocası koca bir malikânede oturuyordu.
Paralelcilerle kavga başladığında “Erdoğan yanlış yapıyor!” demişti etrafına ve Reisicumhur Hazretleri Abdullah Gül’e.
Sonra da Erdoğan’ın duruşunu görünce bir iki üfürükten açıklama ile hükûmetin safına geçmişti.
“Ulema ile kavgaya müsamaha gösterirse hafazanallah sıra ona da gelebilirdi.”
Ağız tadıyla bir başkanlık yapamıyordu.
Rakipleri çoktu, din diyanetten ziyade siyasetle uğraşmak zorunda kalıyordu.
Şimdi bir de Alevi Diyanet İşleri başkanı işi çıkmıştı.
Bir başkan yardımcılığı nelerine yetmiyordu?
Alevi bir başkan yardımcısı atanırken bunun böyle olacağını biliyordu.
Herkesin gözü koltuğundaydı.
Çanakçı köyünde geçen çocukluk günlerini hatırladı.
Çobanlık bile yapmıştı.
Bunu daha sonra peygamber mesleği diye çokça da anlatmıştı.
Köyün en ünlü adamı kendisi olmalıyken birde Celal Doğan çıkmıştı.
“Olamaz!” dedi arabanın siyah filmli camların ardından yola bakarken.
“Mustafa, saraya çek!” dedi.
Saraya gidip Alevi başkanının olmazlığını anlatmalıydı.
***
Cübbeli Ahmet Hoca, mevkidaşı sayılabilecek Fethullah Gülen’in kumpasıyla zorunlu ikamete memur kalmıştı bir süre Metris’te.
Tahliye olduktan sonra okumuştu pek çok gazeteyi.
Kamuoyunda Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü tutuklu bulunduğu Metris Cezaevinden saat 17.00 sıralarında tahliye edildi. Cübbeli Ahmet Hoca’yı cezaevi önünde yaklaşık 500 kişilik bir kalabalık karşıladı. İş adamı Fadıl Akgündüz’ün arabasına binen Cübbeli Ahmet Hoca, kalabalık arasında ilerlemekte zorlandı.
Öğle saatlerinden itibaren Metris Cezaevi önünde beklemeye başlayan Cübbeli Ahmet Hoca taraftarları zaman zaman tekbir getirdi, zaman zaman da dua etti. Kalabalık “Hocaya sadakat şerefimizdir!”, “Hepimiz Cübbeli Ahmet Hoca’yız!” sloganı attı. Bazı taraftarların elinde taşıdığı “Benim Ahmed’im şeriatsız iş yapmaz!” pankartı dikkat çekti. Bu arada cezaevine iş adamı Fadıl Akgündüz de geldi. Akgündüz, Cübbeli Ahmet Hoca’nın tahliyesi için, “Mutluyuz. Haksızlıklar, zulümler devam etmez.” dedi. Akgündüz “Sizin aracınızla mı gidecek?” sorusuna “Evet.” cevabını verdi. Akgündüz nereye gidecekleri sorusuna ise “Nereye isterse oraya gideceğiz.” şeklinde cevap verdi. Akgündüz daha sonra lüks aracıyla cezaevine girdi. Bu arada Cübbeli Ahmet’e verilmek üzere bir buket çiçek de hazır tutuldu.
Bu arada Genç Fenerbahçeliler olarak bilinen grubun başkanı Sefa Kalya ve beraberindeki birkaç Fenerbahçeli de cezaevine geldi. Cübbeli Ahmet taraftarlarıyla selamlaşan Kalya ve beraberindekiler daha sonra cezaevine girdi. Saat 17.00 sıralarında Cübbeli Ahmet Hoca, Fadıl Akgündüz’ün aracıyla Metris Cezaevinden çıktı. Toplanan kalabalığı selamlayan Cübbeli Ahmet Hoca’ya çiçek de verildi. Bu sırada kalabalık “Hepimiz Cübbeli Ahmet Hoca’yız!” sloganı attı. Cübbeli Ahmet’in içinde bulunduğu araç, kalabalık yüzünden ilerlemekte zorlandı.
Duruşmada, “davanın sürüncemede bırakıldığı” gerekçesiyle Mahkeme Başkanı Mehmet Ekinci ile tartışan Ünlü, geçen ay basına gönderdiği açıklamasında, “birçok sağlık problemleriyle mücadele ettiğini” söyleyerek “Beni buradan çıkarırsanız emniyet, yargı ve hükûmet gibi kurumların aleyhine konuşmayacağım.” demişti. İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmaya Cübbeli Ahmet’in de aralarında bulunduğu 3’ü tutuklu 13 sanık katıldı. Cübbeli Ahmet’in “haksız kazanç sağlamak amacıyla kurulan örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek, insan kaçakçılığı ve cinsel istismar” suçlarından yargılandığı davada mahkemeye emniyetten gelen raporda mağdurelerden Faslı İmane Lemghari ve Fatıma Zohra Hajjaj’ın ifadelerini neden değiştirdiğine dair bir araştırma yapıldığı anlatıldı.
Emniyetteki ifadelerinde şikâyetçi olan iki kadın, Fas’ta avukatları ve noter aracılığıyla verdikleri ifadede şikâyetçi olmadıklarını açıklamıştı. Rapora göre kadınların ifadesini değiştirmesi için Ünlü’nün avukatı Fatih Oğuz, Fas’a gitti. 18 Temmuz 2012 tarihinde ifadelerini geri çektiklerini beyan eden iki kadın için aynı tarihte Avukat Fatih Oğuz, sekreteri olduğu ifade edilen Oya Kaya’dan kendisine tam olarak 17 bin 969 dolar göndermesini istedi. Oya isimli sekreteri ifadenin verildiği tarih olan 18 Temmuz 2012’de Western Union yöntemiyle yaklaşık 18 bin dolar parayı Fas’a gönderdi. Bu bilgiler ışığında avukatın mağdur kadınların ifadelerini değiştirmesi için Fas’a gittiği ve yeni ifade karşılığında para verdiğinin değerlendirildiği anlatıldı. Cübbeli Ahmet’in kendisini zorla alıkoyduğunu ve cinsel istismarda bulunduğunu öne süren bir başka Faslı kadın olan Fatıma Et Tajy’ın ise ifadesini değiştirmediği anlaşıldı. Mahkemenin Cübbeli Ahmet’in avukatlığını yapan Fatih Oğuz hakkında “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçundan suç duyurusunda bulunabileceği belirtildi.
Duruşmada Ünlü’nün medyaya yaptığı açıklamalar da tartışma konusu oldu. Hâkim Ekinci, yargılamayı etkilemek için Cübbeli Ahmet’in avukatları aracılığıyla medyaya haber servis ettiğini ve yanlış yönlendirme yapıldığını ifade etti. Ekinci, Cübbeli Ahmet’in avukatının yine bir gazeteye verdiği demeçte davanın sürüncemede bırakıldığını ifade etmesine kızarak, “Bizim kimse umurumuzda değil, biz yargılama yaparız. Medya servisiyle olmaz. Biz istersek 4 ayda bir duruşma tarihi verir ve 3 yılda yargılama yapabiliriz!” dedi. Bunun üzerine Mahkeme Başkanı Mehmet Ekinci ile Cübbeli Ahmet arasında tartışma yaşandı. Cübbeli Ahmet, “Biz de 4 ayda bir geliriz!” dedi. Bunun üzerine Mahkeme Başkanı Mehmet Ekinci “Biz yargılamayı kısa sürede yapmak istedik sizlerin mağdur olmaması için. Davayı erken bitirmek istiyoruz. Davayı sürüncemede bıraktığımız yok!” diye cevap verdi. Tanıkların ifadelerinin tamamlanması ve emniyetten gelen raporun okunmasının ardından mahkeme heyeti ara karara ilişkin mütalaa vermesi için duruşma savcısına söz verdi. Duruşma savcısı Ufuk Ermertcan ise delil durumu ve isnat edilen suçları gerekçe göstererek Cübbeli Ahmet’in ve diğer tutuklu sanıkların tutukluluk hâllerinin devamını talep etti.
Yaklaşık 2 saat ara veren mahkeme, tutuklu sanıklar Mahmut Ünlü ve Mahjuba Demirel’in tahliyesine oy çokluğu ile karar verdi. Tahliye gerekçesi olarak, “sanıkların üzerine atılı suç vasfının değişme ihtimali, tutuklulukta geçirdiği süre ve tutuklamanın koruma tedbiri olması” gösterildi. Ünlü ve Demirel hakkında yurt dışına çıkış yasağı konuldu. Ayrıca iki sanığın da her çarşamba polis merkezine giderek imza atmasına karar verildi.
Tahliye kararına Hâkim Hikmet Şen ise muhalefet şerhi koydu. Hâkim Şen, muhalefet şerhine gerekçe olarak, “atılı suçun niteliği, istenilen ceza miktarı, mağdureler arasında para hareketlerini gösteren ödeme belgeleri ve fiziki takip tutanakları, müşteki mağdur beyanları”nı gösterdi. Mahkeme ayrıca dosyadaki eksiklerin giderilmesinin ardından duruşma günü beklenmeksizin dosyanın duruşma savcısına gönderilerek esas hakkındaki mütalaasının istenilmesine karar verdi.
Mahkeme, tutuklu sanık Barış Sezek’in ise tutukluluk hâlinin devamına karar verdi. Mahkemede Ünlü’nün tahliye kararının okunmasının ardından sevinç çığlıkları atıldı. Bazı izleyenlerin ise “Allahuekber!” diye bağırdığı, bazılarının da ağladığı görüldü.
Kendisini itibarsızlaştıran, komplo kuran Fethullah Gülen Cemaati acaba kimi Diyanet İşleri başkanı olarak görmek ve desteklemek isterdi?
“Zinhar!” dedi. “Zinhar olmaz!”
Bir Alevi asla Diyanet İşleri başkanı olamazdı.
***
Haydar Baş ilk tencere tava satarak başlamıştı bu işlere.
Önceleri “öğüt” vermiş, sonradan kap kacak işine girmişti.
Ardından işleri çok büyümüştü.
Şirketler, televizyonlar, gazete derken bir de partisi oluvermişti.
Parti genel başkanıyken Atatürk’ün Ehl-i Beyt’ten olduğunu söylemiş, Fethullah Gülen’i papanın gizli kardinali ilan etmiş, Esed’i Hz. Hüseyin’e benzetmişti.
Obama’nın Mesihliğini, Fener Rum patriğinin sahabe soyundan geldiğini de söyleyebilirdi. Ama o gün henüz gelmemişti.
Kendi gazetesi bile, kendi haberlerini doğru dürüst yazamıyordu. O ne demiş gazetesi ne yazmıştı:
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş partisince Antalya’da düzenlenen aday tanıtım toplantısına katıldı. BTP lideri burada yaptığı konuşmada Mustafa Kemal Atatürk konusunda son derece çarpıcı açıklamalarda bulundu. Atatürk’ün hem anne hem de baba tarafından Ehl-i Beyt soyundan geldiğini ifade eden Haydar Baş şöyle konuştu: “Atatürk’ün jandarma istihbarat subayı olan Mehmet Rıfat Efendi’nin torunu Meriç Tumluer’in belgelere dayalı olarak ifadesini naklediyorum. Atatürk hem anne hem de baba tarafından Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in soyundan gelmektedir. Rivayetlere göre Sarı Saltuk, peygamber ve Hacı Bektaş neslinden gelen Türkmen bir er olarak bilinir. Bu erin şeceresi bizzat nakibül eşraflık kayıtlarına geçer. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın soyu Yörük’tür. Molla Zübeyde annemizin ailesi Fatih döneminde Karamanoğlu Beyliği’nin yıkılmasından sonra 1466 Balkanlar’da fethedilen yerlerin Türkleştirilmesi için göç ettirilen ailelerdendir. Yani Balkanlar’ı irşat etmek için, Müslümanlaştırmak için gönderilmiş ailedir. Hem Molla Zübeyde Hanım’ın soyu hem de eşi Ali Rıza Efendi’nin soyu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimize dayanmaktadır. Yani Atatürk İmam-ı Ali’nin soyundandır.”
Söylediklerinin hepsinin kaynağının kendisinde olduğunu söyleyen BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Bu işlerde atma olmaz, bunu iyi bilesiniz ama benim hayret ettiğim nokta bu kadar İslamoğlu İslam olan, bu kadar Türkoğlu Türk olan bir insanı hangi gayret, hangi insafsızlık bu derece yanlış tanıtabilir?” diye sordu. “Allah bu insanlara da hidayet nasip etsin!” diye konuşan Prof. Dr. Haydar Baş konuşmasında Atatürk’ün vasiyeti üzerine de şu dikkat çekici bilgileri verdi: “Atatürk’ün vasiyeti Ankara 3. Sulh Hukuk Mahkemesinin kayıtlarında, Ziraat Bankasının kasasında saklıdır. Vasiyetle ilgili diğer bilgiler de bu kasada mevcuttur. Bugün bu vasiyet Genelkurmay Özel Harp Dairesi’nde saklanmaktadır. Sadece 6 maddesi açıklanmıştır. Meriç Tumluer, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmuş ve Kenan Evren’e de böyle bir vasiyetin varlığını itiraf ettirmiştir. Tumluer, Atatürk’ün jandarma istihbarat subayı ve sonrasında polis teşkilatının kurucu olan Mehmet Rıfat Efendi’nin ikinci göbek torunudur. Bu bilgilerin Kenan Evren’in dışında Erdoğan’a, CHP’den İsa Gök vasıtasıyla Kılıçdaroğlu’na, Muharrem İnce’ye, emekli Albay Ömer Cengiz’e, Turgut Özal’a, Erbakan’a ve Demirel’e sunulduğu ifade edilmektedir. Biz şu anda bir meçhulden bahsetmiyoruz, bilinen hakikatleri yüce Türk milletine burada arz ediyoruz.”
“Gerçek Atatürk’ü biz tanıtacağız.” diyen Haydar Baş bu konuda yazacağı kitabın bir devrim niteliğinde olacağını söyledi. Prof. Dr. Haydar Baş, “Şimdi inşallah bizim Atatürk’ü tanıtacağımız kitabımız Türkiye’de ve dünyada devrim yapacak. Gerçek Mustafa Kemal Atatürk’ü yazmayı inşallah Cenab-ı Allah bizlere nasip edecek. Dikkat ederseniz her konuşmamda Atatürk’ü anlatıyorum. Sevgili kardeşlerim buna mecburuz çünkü Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran şahsın adı, Mustafa Kemal’dir. Bu şahsın yaptığı bu kadar hizmet maalesef üzeri küllendirilmiş ve de yok sayılmıştır. Bazı İngiliz muhipi derneklerine üye olanlar aleyhinde çok iftiralar, sözler söyledi, yazdı. Biz bunları söyledikten sonra frene basıp bir daha ağızlarına Atatürk’ü almıyorlar ve de alamayacaklar. Şimdi sevgili kardeşlerim, mademki Mustafa Kemal Atatürk Ehl-i Beyt sülbündendir, o zaman gelin biz de Ehl-i Beyt’i tanıyalım. Ama hocam siyaset yapıyorsunuz… Eee oğlum, siyaset zaten bu büyük zatları tanımaktır. Bu büyük zevatı tanımayanların ülkeyi getirdikleri yer burası. Bu çukurdan bu insanları, bu milleti, devleti kurtarmak için bütün insanlığa hidayet güneşi olan Allah’ın Kur’an’da bize müjdelediği ve sevmemizi emrettiği bu zevatı, Ehl-i Beyt’i tanımamız lazım. Bahsettiğim insanlar Peygamber Efendimiz’in aile efradıdır. Bütün dünyaya İslam’ı hemen hemen bu insanlar yaymıştır.” diye konuştu.
Gazeteyi tam buruşturup atacakken küçük bir haber ilişti gözüne:
“Diyanet’e Alevi başkan aranıyor.”
“Hoppala!” dedi kendi kendine. “Bu da nereden çıktı?”
Hemen bir basın toplantısı düzenledi.
“Alevi’den Diyanet İşleri başkanı olmaz!”dı.
***
Fethullah Gülen elindeki kehribar tespihi hışımla çekmeye başladı.
Bir ara Oltu taşı tespihlere de merak sarmıştı.
Hatta “Deccal” bu tespihleri de diline dolamış, meydan meydan tespih ve ananastan söz etmişti.
Hâlbuki kendisine de tespih göndermişti.
Şimdilerde Osman Şimşek’ten huylanmaya başlamıştı.
Hiç hayırlı haber vermez olmuştu.
MOSSAD ve CIA temsilcileri de ‘iyi’ haberler getirmiyordu.
Yoksa zeval vakti gelmiş miydi?
17/25 Aralık’ta tam bir kepazelik sergilemişlerdi adamları.
Ne Bilal’i ne de “Deccal”i içeri atabilmişlerdi.
Himmetlerle, şantajlarla, tehditlerle büyütüp orta yere koydukları Bank Asya’dan da olmuşlardı.
Yıllardır adam ettikleri polis şefleri elleri kelepçeli içeri atılmıştı.
Medyası “havuz medyasına” katıldı, katılacaktı.
Hiçbir büyük iş adamı telefonlarına çıkmaz olmuştu.
ABD ve MOSSAD onun halife olma isteğini kullanmışlar, kendisi de ‘keleğe’ gelmişti.
Bu “keleğe gelmek” hangi memleketin deyişiydi acaba?
Memleketi özleyip hasret kaldığını herkese söylüyordu ama zerre umurunda değildi.
Fırsat bulsa da New York gecelerine bir aksaydı.
Dünya buradan idare ediliyordu, kendisi de küçük dünyasını buradan idare ediyordu.
Halifeliği kaçırmıştı.
TBMM bir gece apansız toplanıp Deccal’i halife seçmişti.
Bari Diyanet İşleri başkanlığını kimseye kaptırmasaydı!
Artık mümkünü yoktu.
Mehmet Görmez hemen iptal etmişti yeşil pasaportunu.
Hâlbuki gözü tutmuştu onu.
Velfecir okuyan gözlerinde bir şafak görmüştü Görmez’in…
Osman Şimşek’in “Yeni Diyanet İşleri başkanı Alevi olacakmış.” demesiyle bir tespihten olmuştu.
Ekrem Dumanlı’ya “Bu işe engel olun!” diye talimat verdirdi telefonla.
***
Adnan Hoca A9 televizyonunda kameramana çıkıştı:
“Niye yakından çekmiyorsun?” dedi. “Yoksa kıskanıyor musun?”
Kameraman ne yapacağını şaşırdı.
Süper mini etek giymiş “kedicik”lerden birinin göğüs çatalına kamerayı odakladı.
Adnan Hoca’nın “dalgasını” anlamış değildi.
Bütün kediciklerin yanakları, dudakları, göğüsleri silikonluydu.
Kimi “anadan üryan” mini etek giyiyor kimi başörtüsü takıyor kimi kara çarşafla programa çıkıyordu.
Önceleri üç kedicikle ekrana çıkıyordu Adnan Hoca; o zaman iş daha kolaydı.
Üç kameranın birini hocaya, öbürünü kediciklere, diğerini de panoramik olarak ayarlayınca iş tamamdı.
Zaten 777 inşallah, 3250 maşallahla program bitiyordu.
Kedicikler hocalarına ne kadar yakışıklı olduğunu söylüyor, hoca da kediciklere binbir iltifat ediyor ve programı kapatıyorlardı.
Adnan Hoca, Ajda Pekkan yanaklı kediciğine iltifat ederken gözü televizyonunda geçen bir alt yazıya takıldı.
“Alevi Diyanet İşleri başkanı mı?”
Bir anda kedicikler gitmiş, yerine Diyanet İşleri başkanlığına atanacak ismin Alevi olacağı düşüncesi yerleşmişti aklına.
Mehmet Görmez’in, uluslararası bir toplantıda, kendini ziyaret etmek için gelmek isteyen yabancı delegasyona “Gitmeyin o şarlatanın yanına!” dediğini duymuştu.
O günden beri Görmez’in kanına ekmek doğruyordu.
Aslında Görmez haksız da sayılmazdı.
Bu dekolte işini biraz fazla abartmıştı.
Olabilirdi bir Alevi’den Diyanet İşleri başkanı.
Desteklemeliydi bu işi…
***
Türkiye son zamanlarda Alevilerle inanılmaz uyumlu bir noktada toplumsal mutabakata erişmişti.
Devlet başkanı ve Halife Recep Tayyip Erdoğan önündeki başkanlık fermanını imzaladı.
“Ardahan Müftüsü ve Alevi Dedesi Ali Haydar Demir’in Diyanet İşleri başkanlığına atanması tarafımdan uygun görülmüştür.”
The free sample has ended.